Sayfalar

15 Temmuz 2011 Cuma

KIRIKKALE İL ÖZEL İDARESİ BİLSEM -1

                                

            Bir okul düşünün…
            Önceleri,
            Dumlupınar  İlkokulu  olarak yıllarca Kırıkkale’ ye hizmet veriyor.
            Bünyesine eklenen bir bina ile adı değiştirilerek Malazgirt İlk Öğretim Okulu oluyor.
            Sonrasında İl Eğitim Hizmetleri binası iken, Türkiye genelinde bakanlıkça
         kapatılma kararı alınıyor.
            İşte,
            Binanın çehresini tamamen değiştiren, yeniden yapılandıran, farklı ve önemli
         bir konuma getiren süreç böylece başlıyor.
            Kırıkkale İl Milli Eğitim Müdürü Mahmut Zengin’ in girişimleri ile , her türlü tadilat
         ve onarım giderleri İl Özel İdaresi tarafından karşılanarak,
            Sayısı ülkemizde şu an 43 olan BİLSEM,
            İlimizde,  36 . sı olarak 09. 06. 2006    tarihinde   hizmete açılıyor.
            Nedir  BİLSEM ?  
              “ Okul öncesi, ilköğretim, orta öğretim çağındaki üstün veya özel yetenekli öğrencilerin
         bireysel yeteneklerinin farkında olmalarını, kapasitelerini geliştirerek en üst düzeyde
         kullanmalarını sağlamak için öğrencileri yaşıtlarından ayırmadan örgün eğitimleri dışında
         kalan zamanlarında, ilgi yetenek ve istekleri doğrultusunda eğitim veren bağımsız özel
         eğitim kurumu.”
             Üstün veya özel yetenekli olduğu belirlenmiş öğrencilerin,
           “Bilimsel düşünen, davranışlarla estetik değerleri birleştiren, üretken, problem çözen
          bireyler olarak yetişmelerini sağlamayı”  amaçlıyor.
             BİLSEM’ e alınacak öğretmen ve öğrencilerin seçimi titizlikle yapılıyor ve bazı
          değerlendirmelerden  sonra belirlenen kriterler doğrultusunda okula alınıyor.              
              *    *    *
              Okula ziyaretimi çabuklaştıran,
             Değerli aile dostumuz Bekir Demirdöğen’ in “BİLSEM” in yöneticisi olarak orada bulunmasıydı.
              Öğretmen, idareci kimliği ile Kırıkkale’ mizde tanınan ve saygın bir yeri olan Bekir Bey’ in,
              İstek ve azmini, liderliğini, yaratıcılığını, başarısını, ince zevkini, insancıllığını okulun
           bütününde hissetmek mümkün.
               Bekir Bey,
               Okulun tadilat aşamasında, iç dizaynının düzenlenmesinde, okul için yapılacak her türlü
            etkinlik ve çalışmada  tüm kadronun  canla başla çalıştığının altını çizerken, fedakar ve
            özverili öğretmenlerle çalışmanın başarı ve kaliteyi  yükselttiğini de önemle vurguluyor.
               Okulun adı neden tek başına  Bilim Ve Sanat Merkezi değil?
               Öncesinde Bilim ve Sanat Merkezi olarak açılan okulumuzun, tüm onarım ve iç donatım
            giderleri İl Özel İdaresi tarafından karşılanmıştır. Bu yüzden  Valilik onayı ile okulumuzun
            adı; İl Özel İdaresi Bilim ve Sanat Merkezi olmuştur.  
                Okulunuza giriş sınavla. Okulunuza öğrenci seçme süreci hakkında bilgi
            verir misiniz?
                Okulumuza öğrenci seçme süreci iki aşamada oluşmakta. İlk olarak ilk öğretim okullarından    
            aday gösterilen öğrenciler Özel Eğitim ve Rehberlik Hizmetleri Genel Müdürlüğünün hazırladığı
            grup tarama sınavından geçirilmekte daha sonra belli bir başarı gösteren öğrenciler
            bireysel inceleme sürecine alınarak merkezimize kayıt hakkını kazanmaktadır.
                 Geçen yıla oranla sınava başvuru sayısında belirgin bir artış var mı?
                 Oldukça. İlk açıldığımızda başvuru sayısı 400, kapasitemiz 30, sınavlarda
             başarı gösteren öğrenci sayısı 13 idi.
                 Bu yıl 1200’ ün üzerinde. Kapasitemiz 50. Ancak sınavlarda  kaç öğrenci başarılı
             olur onu bilemem tabi.
                 BİLSEM’ e girmek o kadar kolay değil yani.
                 Doğru. Çünkü merkezimiz üstün ve özel yetenekli öğrencilere hitap ediyor.             
               “Eğitim ciddi bir iş; bilmekten, yapmaktan öte gönül verme işi ve biz bu işe gönül verenleriz.
             Merkezimizin seçkin kadrosuyla , çalışmalarımızın her aşamasında Atatürkçü, çağdaş
             anlayışımızla; kendine güvenen, disiplinli, mutlu; bilgiye ulaşmayı bilen aynı zamanda
             bilgiyi üretebilen gençler yetiştirmeyi hedefliyoruz.
                 İl Özel İdaresi Bilim Sanat Merkezi olarak bunun zor bir o kadar da anlamlı olduğunun
             farkında olarak seçkin kadromuzla çıktık yola. İnancımızın ve donanımızın bizi hedefe
             ulaştıracağı bu yolda, çocuklarımızın gözlerindeki parıltıları görebilmek, hissedebilmek
             ise en büyük ödülümüz.”  
                 Bilim Sanat Merkezleri ile merak edilen çok şey var.
                 Kırıkkale İl Özel İdaresi Bilim Sanat Merkezi için söylenecek şey de bir o kadar çok.
                 Farklı çalışmaları ve farklı yaklaşımlarıyla Kırıkkale’mizin can damarı olacak BİLSEM
             hayatımızda.
                  Ve izlemimlerimle yazılarımda… 
ferda balkaya çetin
14. 03. 2008/ il Gazetesi            

Kırıkkale’de Özel Bir Merkez : BİLSEM -2-

          
            “Uygar dünyada yerimizi korumayı sağlamlaştırmak istiyorsak yeteneğin her zerresine, zekanın her kıvılcımına ve maharetin en küçük ışığına bile ihtiyaç vardır.”
               Nitelikli insan gücünün toplumlardaki en büyük güç kaynağını oluşturduğunu biliyoruz.
               Üstün veya özel yetenekli kişilerin liderliği,  yaratıcılığı ülke ekonomisine etki etmiş,
              Fen, edebiyat, sanat, politika vb. alanlarında toplumlara yön vermiş; çağlar açıp kapamıştır.
              İşte,
              Ülkemizin bugünü ve geleceği açısından büyük sorumluluklar üstlenerek açılan Bilim Sanat Merkezlerine bu açıdan bakarsak ülkemiz için ne büyük kazanımlar olduğunu daha iyi anlarız.
              Ve Kırıkkale’miz için de ne büyük bir zenginlik olduğunu…
              Bir önceki yazımda Kırıkkale BİLSEM’ le ilgili söylenecek çok şeyler olduğunu vurgulamış,
              Okulun açılış aşamasını, hizmet anlayışını, amacını ve merak edilenleri dile getirmeye çalışmıştım.
              Hafta içi yine BİLSEM’ deydim.
              Kapıdan içeri girdiğiniz andan itibaren dikkatinizi çeken her resim,
          özenle hazırlanmış her köşe, amacına uygun dizayn edilmiş her birim size, öğreneceklerinize dair ipuçları veriyor.
              Her biri kendi alanında uzman, donanımlı, özverili, iddialı, yaratıcı fikirlerini hayata geçiren, seçkin, güleryüzlü öğretmenleri ile kendi birimlerinde görüşme fırsatı buldum.
              Kırıkkale İl Özel İdaresi Bilim Sanat Merkezi; öğrencilerin yeteneklerini geliştirebilecek, bilimsel düşünceyi estetik değerlerle birleştirebilecek bir donanıma sahip. Öğrencinin ihtiyacına cevap verebilecek her birim mevcut.
             Gördüğüm uygulamalardan bazı örnekler:            
             Deneyler salt “laboratuvarda yapılır” olmaktan çıkarılmış.
             Maddelerin sıvı halden buhar haline nasıl dönüştüğünü öğrenmek  için Rafineriye gidiliyor.” Bilgi- gözlem” e dayalı uygulama ağırlıklı deneyler yapılıyor ve yerinde.                               
             İlaçlar hakkında bilgi verileceği zaman da eczanelere gidiliyor.
             Matematik Biriminde ise  Hanoi kuleleri ilgimi çekti.
             Hanoi kuleleri matematiksel bir oyun ve bulmaca.
             Matemetiksel düşünceyi geliştiriyor.
             Bir düzlem üzerinde üç direk ve farklı boyutlarda sekiz diskten oluşuyor. Bu diskler dilediğiniz direğe aktarabilirsiniz. Oyun, bir direkte en küçük disk yukarıda olacak şekilde, küçükten büyüğe doğru dizilmiş olarak başlıyor. Her hamlede bir disk taşıyabiliyorsunuz.
        Diskler taşınırken kendisinden küçük bir diskin üzerine gelmemesi gerekiyor.
             Matematikdeki problemler bunun üzerinden fikir yürütülerek çözülüyor.
              Müzik sınıfındaki atmosfer ise bambaşkaydı.
              Değişik türlerde bir çok müzik enstrümanını bir arada görmek sanıyorum ancak Kırıkkale İl Özel İdaresi Bilim Sanat Merkezi’nde mümkündür.
              Marakas, piyano, bağlama, keman, ud, mandolin, flüt,  gitar, saz, davul, tumba, ksilofon…
              Yetenekleri doğrultusunda bir enstrüman çalabilme becerisi kazanan öğrenciler, kaliteli müzik dinleme ve seçici olmaya dair bakış açılarını da geliştirerek, ulaştıkları tercihlerde başka alternatiflerin olduğunu da öğreniyorlar.
              Bir başka örnek:
              BİLSEM’e gittiğim gün,
              18 Mart Çanakkale Zaferi’nin  tarihe yazıldığı günlerdi. Zafer haberleri  ertesi günkü gazeteye yansıtılacak.
             Gazete tasarımı üzerine grup çalışması var.
            Konu paylaşımı yapılarak gerekli bilgiler toplanmış.
             Geçmişin analizi yapılırken olay bir bakıma yaşanılıyor.
             Yine çok hoş ve farklı bir uygulama ile Edebiyat dersinde karşılaştım.
             18 mart Çanakkale Zaferi bu kez Edebiyat dersinin konusu oluyor.          
             Tarih dersindeki gazete tasarımından sonra milli duygular  şiirlerle işleniyor.
             Okunacak şiirler öğrenciler ile birlikte seçiliyor. Daha sonra şiire uygun fotoğraflar ve bir fon müziği ile birlikte bilgisayar ortamında bir sunu hazırlanıyor. Hazırlanan sunu önünde öğrencileri seçtikleri şiirleri jest ve mimikleri ile seslendirirken video çekimleri yapılıyor.
            *     *      *
             Kırıkkale İl Özel İdaresi Bilim Sanat Merkezi tüm çalışanları ile  çocuklarımıza sahip  çıkıyor. Kırıkkale’miz için.
             Kırıkkale’nin de her açıdan sahip çıkması gereken bir merkez haline geliyor.
   
Ferda Balkaya Çetin/23.03.2008/İl Gazetesi    

Kırıkkale Bilim Sanat Merkezi’nde Son Söz Çocuklarımızın


                                       
 
       Üstün ve özel yetenekli diye nitelendirdiğimiz çocuklar yaşıtlarından farklı olarak; ileri düzeyde bir öğrenme hızına, özel yeteneklere, ilginç ve yaratıcı düşüncelere sahip çocuklardır.
      Bu çocuklar geleceğimizin sanatçıları, bilim adamları, mimarları, liderleridir. 
      Gelişen, çağdaşlaşan, güçlü bir Türkiye için beyin gücünü etkin kılmak durumundayız.
      İşte ünlü filozof Eflatun’un da “Altın çocuklar” dediği üstün ve özel yetenekli çocuklarımızın  eğitimi, ülkemizin bugünü ve yarını açısından büyük önem taşıyor.
      İşte Kırıkkale’mizde bir örneği olan Bilim Sanat Merkezleri bu yüzden var.
      Çocuklarımızın zeka düzeylerini en üst seviyede kullanmalarını, yeteneklerinin farkında olmalarını sağlamak  ve geliştirmek için var.
      Özel yeteneklerini aldıkları eğitimle bütünleştirerek insanlığa hizmet edecek potansiyele dönüştürmenin, ülkemizin kalkınmasına önemli bir katkı sağlayacağı gerçeğinin göz ardı edilmemesi gerekiyor.
      Kırıkkale İl Özel İdaresi  Bilim Sanat Merkezi’ni bu nedenlerle  son iki yazımda tanıtmaya, farkı göstermeye, önemine dikkat çekmeye çalıştım.
      “BİLSEM’de Son Söz Çocuklarımızın” diye başladım bu haftaki yazıma.
      Ama aslında son söz değil.
      Her biri farklı alanlarda yaratıcı güce sahip olan çocuklarımız; resim, müzik, astronomi, matematik, dil, fizik, kimya, ekonomi alanlarında yeteneklerini geliştirmek için çıktıkları bu yolda ; belki de ilk ve son sözün sahibi olacaklar geleceğimiz Türkiye’sinde...     
       Ve BİLSEM’li çocuklarımız.
       Yerinde duramayan, zekice bakan, duygu ve düşüncelerini çok rahat ifade edebilen, sorulan soruları, yaşamı sorgulayan, özgüvenleri oldukça gelişmiş öğrencilerle birlikte olmak güzeldi.
       Onlar şanslı.
       Kendilerine sunulan hizmetin farkındalar.
       Hepsinin hedefinde  birincilikler var.
       Her biri kendi yetenekleri doğrultusunda; bilim adamı, astronot, beyin cerrahı, uzay bilimcisi, profesör olmak istiyor.
        Ya keşfedilemeyen çocuklarımız? 
        Onları yaşıtlarından ayıran belirgin özellikleri fark edip takip etmek, bir uzmanın görüşünü almak ve böyle merkezlere kazandırıp kaybolmalarını engellemek ülkemiz adına yapılacak en iyi yatırımlardan biri olacaktır.
        Bu konuda önce anne babalara daha sonra da eğitimcilere çok iş düşüyor.    
        Çocuklarımızdaki  potansiyeli, farklılığı görmek için onları dinlemek, fikirlerine saygı duymak, önemsemek
onlar için atılabilecek ilk adım olmalı.  

29. 03. 2008
ferda balkaya çetin

Neden Resim Sergisi


                
           Mesleğe başladığımın ilk yılıydı. Derste, çocukların ödevlerini kontrol
ediyordum. Bir kız öğrencim tuvalete gitmek için benden izin istedi gitmesine izin verdim. Fakat derse o kadar yoğunlaşmıştım ki, aynı öğrencinin sınıfa girmek için uzun bir süredir kapıya vurduğunu fark etmedim.
              Birden kapı aralandı ve iki kocaman gözle gülümseyerek bakan öğrencim,
              hayatım boyunca unutamayacağım ve bir ilkokul öğretmeninin öğrencileri
              için ne demek olduğunu anlamamı sağlayacak şu cümleyi söyledi:
             “Öğretmenim, gel de de geleyim.”
                  Bu yıl meslekte on altıncı yılımı doldurmak üzereyim. Şunu itiraf etmeliyim ki,
              on altı yıllık meslek hayatımın ilk on yılı boyunca öğrencilerimi iyi liselerde
              okuyacak, üniversiteye girecek ve iyi bir meslek sahibi olacak şekilde yetiştirmeye
              çalıştım. Bu ne demekti biliyor musunuz? Onların “iyi öğrenci” olmaları için
              sürekli Matematik, Fen, Sosyal derslerine ağırlık vermem, teneffüslerde veya
              teneffüs gibi gördüğüm Müzik, Resim, Beden Eğitimi derslerinde aynı dersleri
              işlemem demekti. Tabi sınıfta da en çok bu derslerde başarılı olan öğrenciler
              üzerinde duruyor, diğerleri hakkında ise “İlkokulu bitirsinler, okuma-yazmayı iyi
              öğrensinler yeter” şeklinde düşünüyordum.
                   Sonuç ne mi oldu? Şimdiye kadar okuttuğum altı yüz öğrenciden kaçının
              üniversiteye girdiğini bilmiyorum. Israrla öğretmeye çalıştığım Matematik, Fen,
              Sosyal derslerini ne kadar kullanıyorlar bilmiyorum. 
                   Ama bildiğim bir şey var, toplumdaki bu kirlenmeden; çevremizdeki estetik
              yoksunu binalardan; birbirini dinlemeyen, saygı göstermeyen insanlardan;
              sanatı hiçe sayan politikacılardan sorumlu olan benim; benim vermediğim Resim ve Müzik dersleri.
                    Yine Matematik, Fen, Sosyal dersleri veriyorum. Ama tek farkla, öğrencilerimin Resim, Müzik ve Beden Eğitimi derslerini çalmıyorum. Biliyorum ki, Matematik ve Sosyal, bilim ve meslek içinde yaşayan insanın; Müzik ve Resim ise toplum içinde yaşayan insanın giriş dersleri. Elbette her öğrenci her derste başarılı olamaz.
                    Artık hangi öğrenci hangi derste başarısız diye sormuyorum; öğrencinin hangi derste başarılı olduğuna bakıyorum.
                    Ve bu sergi son sınıf öğrencilerimin; toplumun itici gücü olmaya aday, çocuklarımın çevreye, topluma ve insanlara bir bakış açısı , belki de giriş kapısı.
                    Lütfen sergiye gelin ve çocuk gözünüzle bakın, onlara nasıl bir gelecek sağladığımızı düşünün ve onların kendi çocuklarına sağlayacağı geleceğin daha iyi olması için dua edin…   
                        23. 04. 1996    Ferda Çetin
                          *      *      *
                    Eski dosyalarımı karıştırırken bulduğum bu yazı, M. Ali Eren İlköğretim Okulunda çalışırken 5/A sınıfım ile Kültür Merkezi’ nde açmış olduğum resim sergisinin açılış yazısı.
                    Bir hafta boyunca açık kalan sergi, Kırıkkale’ de bir “ilk” ti ve yoğun ilgi görmüştü. Beni duygulandıran, o tarihlere götüren bu yazıyı sizlerle paylaşmak istedim…     

Savaşın Ortasında Çocuk Olmak



  Tarihe,
   Kara bir leke gibi geçen savaşın acımasızlığını taşıyan Filistinli çocukların yüreğinde kanıyor yüreğim.
   Değerleri alt üst olmuş bir toplumda,
   Annesini, babasını, çocukluğunu, dahası umutlarını yitirmiş,
   Kuşların gökyüzünü terk ettiği yerin çocukları onlar.
   Savaşın büyüttüğü,
   Yok ettiği,
   Ya da…
   Uçurtmalar uçururken yaşıtları özgürce,
   Onlar,
   Ellerinden alınan en temel insani haklarının bilincinde bile olmadan korkuyla yüzleşiyor.
   Savaşın tam ortasında…
   Örselenmiş çocuk yüreği ile erken tanıştığı acıların güçsüz bırakmışlığı yansımış masum yüzüne, minicik bedeninden…
   Mahrum bırakılarak anne kucağından…
   Ah!.. Çocuk!..
   Üzüntüm,
   Acını dindirememekten…
   Silememekten gözyaşlarını…
   Utancımla,
   İnsanlık adına sizlerden özür diliyorum!..
   ***
   Bana öğrencimden ulaşan bir şiir : SAVAŞ
   Tamamlıyor duygularımı…

   Savaş oldukça
  Güneş doğmaz.
  Bu ömür uzun sürmez.
  Su akmaz, çiçek açmaz.
  Çiçek kokmaz.
  Çok sevdiğim gül ve leylak gibi.
  Hiçbir renk olmaz.
   Sadece kan rengi olur.
   O da kırmızıdır.
   Bulut da süzülmez,
   O masmavi gökyüzünde.
  
  Bir yanda yıkık dökük evler,
  Bir yanda yanan evler.
  Bir yanda patlayan bomba.
  Bir de zaferi kazananlar…
  Mutluluğu, sevgiyi, dostluğu
  Kardeşliği, bütün değerlerini kaybetmiş insanlar.
 Ağlayan, sızlayan insanlar.

  Savaşan insanlar,
  Sadece kendi hayatını değil,
  Çocuklarının, ailesinin,akrabalarının
  Hatta tanıdıklarının
  Bu hayattaki bütün insanların
  Hayatını ve mutluluğunu
  ÇALMIŞ OLUYOR…

11. 01. 2009 ferda balkaya çetin

16 Haziran 2011 Perşembe

ÖZEL BİR İNSAN / Ahmet Balkaya'ya...

 İnsani değerlerin anlayışın, kibarlığın ve mesleğine olan saygın tartışılmazdı. İyi ki babamsın.
Zamansız ayrılışında aramızdan beni bu kadar derinden üzen.
İçime akıttığım sessiz gözyaşlarımdandı ara sıra hüzünlenmelerim.
Dinmeyen bir sızı bitmeyen hasretindi yüreğimdeki.
Son sözünü söylememiştin daha öğrencilerine ve bize.
Birlikte oynarken satrancı usta öğreticiliğinle başarının güzelliğini tattırmıştın, bana yenilerek. Fakat ölüm denen yenilgide dirençli olmayı öğretmemiştin henüz.
Bir tek sevgi imiş akıp giden zamana dayanabilen. Yaşamın uzunluğu hiç değil.
Geride bırakılanlarmış önemli olan.
Dostluğun, dürüstlüğün, görev aşkın, eğitim camiasındaki itibarın, prensiplerinmiş seni Ahmet Balkaya yapan.
Bilsen ne çok özlüyorum seni.
Ne çok babacığım…

bugün yokluğunu bir kez daha hissettim
gözlerimden değil yaşlar yüreğimden süzüldü
soğuk bir kış günüydü seni alıp götüren
içimdeki özlemin günden güne büyüdü


yıllardır “babacığım” saklı dudaklarımda
bitmeyecek sevginle gözlerimde ışıksın
dinlerken sana ait övgü dolu sözleri
gönlümdeki hıçkırığa ince ince nakışsın


bıraktığın değerlerle büyümeyi öğrendim
rehber oldu daima değerli fikirlerin
yerleşti sendeki güzellikler ruhuma
sade ve gösterişsiz sevmeyi de öğrendim


simsiyah bir boşluk hayatımdaki
kesiliyor soluğum hissettiğim acıdan
bilmeyerek üzdüysem bağışla beni
yüreğim daha yorgun sana akan gözyaşımdan


yıllardır “babacığım” saklı dudaklarımda
ellerini yüreğini sıcaklığını özledim
özledim seni ve sana ait ne varsa
ayrılmazdım yanından bir an bile bilseydim


bugün yokluğunu bir kez daha hissettim
gözlerimden değil yaşlar yüreğimden süzüldü
kesiliyor soluğum hissettiğim acıdan
yüreğim daha yorgun sana akan gözyaşımdan

Sen sevginle, saygınla, onurunla, öğretmen kimliğinle aramızdasın hâlâ…
Ve yüreğimdeki en özel yerinde.
İyi ki babamsın.

ferda balkaya çetin



19 Mayıs 2011 Perşembe

Sessiz Bir Dünyadan Selam Getirdim Size

 Salı günü,
Bahçelievler’ deki Mevlüt Hiçyılmaz İşitme Engelliler İlköğretim
Okulu’ ndaydım.
Duyan konuşan bir toplumun alışılmış,
Engelli olmanın dışında hiçbir engel tanımayan sessiz çoğunluğu
onlar.
Dört yüz bini bulan sayılarıyla…
Okul müdürü Zeki Kavalcılar, orta okul yıllarından arkadaşım.
“Kadim” dostum.
Çalışkanlığı, hizmet heyecanı, sevecenliği, çocuklara olan sevgisi,
mütevaziliği yansımış okuluna.
Okulda tadilat var.
Bir yandan okulu gezerken bir yandan da kendisinden bilgi
alıyorum.
Bildiğimiz çocuk sesleri yok ama kendi aralarında farklı bir
konuşma var.
48 öğrencinin bulunduğu okul, aynı zamanda yatılı.
Komşu il ve ilçelerden, civar köylerden gelen 20 öğrenci, hafta
sonlarını ailelerinin yanında geçiriyor.
Sınıflardaki yalıtımın iyi yapılması, uygun araç ve gereçlerin
bulundurulması ve çocuklarda bireysel grup işitme cihazlarının
olması, eğitim faaliyetlerine katılmaları açısından çok önemli
Yatılı öğrenciler tamamen ücretsiz olarak verilen eğitimden
yararlanabiliyorlar.Gündüzlü öğrenciler ise, çok cüz’î bir miktarda
salt yemek ücreti ödüyorlar.
Okul, Özel eğitim sınıf öğretmenleri, branş öğretmenleri, bir hemşiresi ve diğer personeli ile devletin sunduğu tüm olanaklar
doğrultusunda en iyi şekilde hizmet vermeye devam ediyor.
Sosyal aktivitelerle çocuğun kendisine olan güven duygusu
geliştirilirken, işaret diliyle duygularını ifade etmeleri sağlanıyor.
Diğer yandan da Türkçe dersleri içerisinde dudak okuma ve ses
eğitimi veriliyor.
Ülkemizde son yıllarda özel eğitim konusunda,
M.Eğitim Bakanlığının, üniversitelerin, özel kuruluşların, özel
okulların, vakıfların, derneklerin yaptığı çalışmalar umut verici.
İşitme engelli öğrencilerin normal okullarda yaşıtlarıyla birlikte eğitim almaları, onların sosyal ve duygusal yönden hayatı paylaşımlarını
daha da kolaylaştıracağı düşünüldüğünden “kaynaştırma” dediğimiz
bu uygulamanın yaygınlaştırılması için de ciddi anlamda çalışmalar var.
İşitme Engelli İlköğretim Okullarından mezun olanlardan durumu
uygun olanlar, İşitme Engelliler Meslek Liselerine veya Endüstri Meslek,
Ticaret Meslek ya da Kız Meslek Liselerine Bakanlıkça sınavsız olarak
yerleştirilmektedir.
Eskişehir Anadolu Üniversitesi Engelliler Entegre Yüksek Okulu’nda,
yüksek öğrenim yapmak isteyen öğrencilere de olanak tanınıyor.
Öğrenciler bu okulda,
Yapı ressamlığı Ön Lisans Programı, Bilgisayar Operatörlüğü ,
Seramik Sanatlar, Grafik Sanatlar ve mimarlık alanlarında eğitim görmekteler. Bu okullara giriş Ö.S.S. sonuçlarına göre ön kayıtla ve
yetenek sınavı ile yapılmaktadır.
Öğrenciler, kendilerini ifade etmelerinin en kolay şekli olan işaret dilini kendi aralarında etkin bir biçimde kullanıyorlar.
Kendilerine özgü bir dünyaları var. Birbirleri ile tam bir dayanışma
ve yardımlaşma içerisindeler.
Öğretmen-öğrenci arasındaki öğretme-öğrenme iletişiminin nasıl
sağlandığı konusundaki sorumun yanıtını 3. sınıf öğretmeni Mustafa
Karabucak, uygulamalı olarak gösteriyor.
M.Karabucak, telsiz cihazındaki mikrofonla öğrencisine komut
veriyor. Öğrenci bu komutu, kendisinde bulunan kulak arkası bireysel
işitme cihazındaki alıcı sayesinde yerine getiriyor.
Öğretmen-öğrenci arasındaki o müthiş bağı burada da fazlasıyla
hissediyorum.
Okuldaki sessizliği bozan zil sesi oluyor.
Ders üçte bitiyor.
Öğrenciler meraklı bakışlarla, işaretlerle soruyor kim olduğumu.
İşaretlerle anlatıyor Zeki Bey.
Gülümsüyorlar.
Gülümsüyorum.
Onları duymanın diğer bir yolu.
Duymuyorlar ama hissediyorlar, gülümsüyorlar, el sallıyorlar…
Vedalaşıyoruz…
ferda balkaya çetin
16.02.2008/İl Gazetesi

23 NİSAN'DA ÇOCUK OLMAK

ellerin kar beyazı
yüzün ay beyazı
yüreğin su beyazı
yaşıyorsun mutlu
beyaz düşlerinle
bana da bir yer verir misin
beyaz ülkende
diyerek gittim, Karaahmetli İlköğretim Okulu’ndaki 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kutlama etkinliklerine.
Öğrencilerimin neşesi, enerjisiyle.
İçimdeki çocuğun bayram sevinciyle.
Bambaşka bir duygudur çünkü 23 Nisan’da çocuk olmak.
O günün sabahına uyanmak.
Kırk yıl öncesine gittim bir an…
Şimdiki adı Tınaz İlköğretim Okulu,
Benim okuduğum yıllarda Atatürk İlkokulu idi.
Öğretmenim Emin Tekin ( saygıyla anıyorum). Kırmızı puanlı bir elbiseyle bayrama katılışım, sergilediğimiz
oyun, tören geçişi sırasındaki mutluluğum, heyecanım dün gibi aklımda.
En güzel anıları saklar belleğimiz çocukluğumuza, 23 Nisan’a dair.
Bugün ise,
Daha farklı bir coşku var içimde.
Öğrencilerimle birlikte yaşıyorum şimdi bu coşkuyu…
“Beni de aranıza alın çocuklar
Beni de…
Sizin gibi duymak
Sizin gibi düşünmek,
Sizin gibi sevmek isterim
Günü, güneşi,
Dostluğu, dostu, kardeşi…” der ya şair,
Ne olur beni de alın aranıza,
Beni de…
Ben de sizin gibi düşünen,
Sizin gibi yaşayan biri olayım.
Aranızda bulurum çocukluğumu ancak…
ferda balkaya çetin/26.04.2009

ÇOCUKLARIMIZ KARNE ALDI

İlk ve orta öğretimdeki okullar tatile girdi, karne sevinci ile birlikte.
Çocuklarımızın en heyecanlı oldukları gün.
Ve en mutlu.
Çocukluk günlerimizin en güzel anılarından biridir karne günleri.
O dönemi düşünürken,
Siyah önlükler, ütülü beyaz yakalar gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçiyor...

Sabah erkenden
Sevinçle koşarak okula gittiğimi, adım okununcaya kadar geçen süre içindeki sabırsızlığımı, heyecanımı, karnemi alırken bana ışıl ışıl bakan
öğretmenimin bakışlarını hatırlıyorum.
Sevincimi benimle paylaşan, sevecen sımsıcacık bakışlarını...

Öğretmenin,
Gerek davranış, gerek söz, gerek bir bakış ile öğrencisi üzerinde olumlu ya da olumsuz bıraktığı o müthiş etkileri düşünüyorum.
Salt bu yüzden anne baba olarak da çocuklarımıza karşı ne kadar hassas davranılması gerektiğinin altını bir kez daha çizmek istiyorum.
Karneye yansıyan notlar nasıl olursa olsun pozitif bir tutum sergilemek, önce başarılı notları takdir edip, varsa daha sonra düşük notlar için motive edici sözlerle başarıya yönlendirmek yerinde olur.
Düşük notlar üstesinden gelinemeyen bir güçlüğün ifadesidir.
Kişiliğinin değil.
Kıyaslama yapmadan
Çocuklarımıza
Karşılaşacakları güçlüklerde yalnız olmadıklarını hissettirmek, yüreklendirmek, çözüm önermek, güven duygusunu artıracak mesajlar vermek gerekir.
Söz ve davranışlarımız bir bütün içerisinde,
Geri bildirimler olumlu, açık ve net
Takdir etmeler ve ödüllendirmeler de yerinde olmalı.
Unutmayalım ki,
Bir çocuk için anne babasından alabileceği en büyük hediye koşulsuz sevgileridir.
16.08.2008/İl Gazetesi

YEREL BASIN NEDEN ÖNEMLİDİR?

Günümüz Türkiye’sinde yerel basın görünüm olarak her ne kadar ulusal basının gölgesinde kalmış gibi bilinse de paralellik taşıdığı göz ardı edilemez.
Hatta üstlendiği sorumluluk ve işlevselliği itibariyle ulusal basının önünde yer alır.
Almalı da…
Ve daha da önemlidir.
Neden?
Toplumsal kimliği ile önem kazanan yerel basın;
Demokrasi kültürünün yerleşmesinde ve sağlıklı işlemesinde,
Kamuoyunun özgürce oluşmasında,
Demokratik çok sesliliğin gelişmesinde,
Kültürel mirasın korunmasında önemli bir rol oynar.
Alt yapı oluşturur.
O bölgenin ticari, sosyal ve ekonomik gelişimini içeren bilgi ve belgelerin yazılımı ile arşiv olma özelliği çıkar ortaya.
İlk basamaktır.
Halkla yönetim arasındaki köprüdür.
Yerel gazeteler yayımlandıkları yerin insanlarıyla iç içe hatta onlardan bir parçadır.
İnsan doğal olarak yaşadığı yerdeki olaylar ve gelişmeler hakkında bilgi edinmek, sorunlarına karşı çözüm üretmek-istemek-sesini duyurmak ister.
Yerel basın bu bağlamda çok önemli bir konum arzeder.
İnsanların gözü, kulağı olur.
Doğru ve yeterli bilgiyle yönlendirilen birey kazandığı duyarlılıkla, ortak bir amaç doğrultusunda oluşan dayanışma ile yaşadığı yerin gelişimine önemli katkılar sağlaması kaçınılmazdır.
Toplumun tercihleri doğrultusunda yapılan objektif değerlendirmeler,
Doğru haberler,
Köşe yazıları da toplumsal dinamiğin tetikleyicisi değil midir zaten?
İnsanların zihnini sorunlara karşı uyanık tutmak demek…
Toplumsal kazanımı yakalamak demek…
Ve insanlardaki bakış açısını değiştirebilmek, fark yaratıp…
Kamu hizmetlerinin denetlenmesindeki etkin rolü de unutulmamalı.
Ötesinde,
Mülki amirine, siyasetçisine, bürokratına ortak bir ses oluşturacaktır hiç şüphesiz.
Bir yönüyle de ülke basınına malzeme sağlayan yerel basının salt yöre sorunlarına dayalı bir haber kaynağı olmaları düşünülemez, beklenemez.
Aktüalite, spor, sanat, eğitim, ekonomi, teknoloji, iç ve dış dünyaya da pencere olmak durumundadır.
Okuyucusuna cazip gelmesi açısından.
İşte bu noktada yerel basının farkı ve yüklendiği sorumluluk bir kez daha çıkıyor ortaya.
Toplumların ve ülkelerin kaderinde önemli bir rol oynayan basın,
Saygınlığını,
İnandırıcılığını korumak zorunda.
Gelişmekte ve gelişim sancılarını üzerinde taşıyan ülkemiz gerçeğinde düşünecek olursak,
Yaşanan ve yaşanacak olumsuzlukların hesabı daha iyi yapılabilinir.

Türkiye’de binden fazla yerel gazete var.
Bir çoğu yıllardır sürdürüyor yayın hayatını.
Bir yerel gazeteyi yaratmak ve yaşatmak,
Emek, zaman ister.
Azim ve maddi güç ister.
Heyecan ve coşku da…
16 Eylül 1983 yılından beri ilkeli yayın anlayışı ile hizmet veren, bir parçası olmaktan her zaman mutluluk duyduğum İl Gazetesi’ nin kuruluş coşkusu yaşanıyor bugün…
Çıkılan bu yolda verilen mücadeleyi kutluyor,
Başarıyı alkışlıyorum.

Okuma isteğinin yaygınlaştığı, yerel basın ruhunun daha da geliştiği bir Türkiye özlemi ile…
16.09.2009/İl Gazetesi

ÖZLEM, DOSTLUK , VEFA...

Bayram ertesi Salı günü ilk görev yerim olan Bartın’daydım.
Ve bana salt evlerini değil,
Kucaklarını, yüreklerini açan, bağırlarına basan Hacıköy’ümde.
Beni oraya çeken,
Bende kalan güzellikler, özlemler…
Beni oraya çeken,
Orada bıraktığım,
Yüreğimde karşılığı olan sıcacık, fedakâr insanların içten sevgileri…
Anılarım…
Vefa borcum biraz da.
Bartın…
Hayallerimin, ideallerimin, yapmak istediklerimin gerçekleştiği, başladığı yer.
***
Bartın’a ulaştığımda şehri boydan boya esir almış yeşilin, cenneti anımsatan muhteşem görüntüsünü içime doldurup 13 km daha içeriye; ufka kadar uzanan orman tünellerinden geçerek Hacıköy’üme kavuştum.
İçim içime sığmıyordu heyecandan.
Bu ilk gidişim de değildi.
Düşüncelerim anılarımla yoğunlaşırken geçen 25 yılın zaman tünelinden gidip geldim, dünden bugüne.
Yıllar nasıl da akıp geçiyor.
***
Sabah erkenden uyandım.
Pırıl pırıl bir güneş gülümsüyordu ufuktan.
Her yer ıpıssız, sessiz.
Yol boyunca dizili, içinde güzel insanların yaşadığı tek katlı evlerin arasından heyecanlarla geçerek görev yaptığım okula geldim.
Çocuksu sevinçlerle...
Taşımalı eğitime geçildiği için boş olan sınıflarda öğrencilerimi aradım, gözlerim buğulu…
Okul bahçesinde neşeyle koşan çocuklar beliriyordu hayalimde.
Kutladığımız bayramlar.
Sobayı yakmak için verdiğimiz uğraş, üşüyen ellerimiz…
Durup baktım bir kez daha hüzünle.
Yüreğimde özel bir yeri olan Hacıköy’de olduğum için de mutlu.
Hâlâ aynı sıcaklıkla karşılanmak güzeldi.
“Evine hoş geldin” diyecek kadar beni kendileriyle bütünleştirmeleri, bu denli içselleştirmeleri güzeldi.
Seviyorum sizi, hem de çok…
***
Bazen hayalini kurduğum bir düşüncenin ertesi günü sürpriz bir şekilde gerçekleştiğini görürüm.
Çünkü devam ettirir kendisini.
Hayatımızın her döneminde varlıklarıyla mutlu olduğumuz dostlarımız olmuştur. Özlediğimiz.
Görmek isteriz.
Ve gideriz.
Tıpkı Bartın’a gidişim gibi.
Gerçekleşir düşüncemiz.
Sonra,
Ve bir rüya gibi gelir ve geçer.
Bir tek,
Yaşanan sevgiler, içten dostluklar, paylaşılan sevinçler ve hüzünler, iyilikler ve belleğe yerleşen güzel anılar kalır geriye.
Ve sonsuza kadar sürer.
Zaman geçmiyor.
Biz geçip gidiyoruz içinden.
***
Hacıköy’de bıraktım bir parçamı.
Bir parça da o güzel insanlardan alıp getirerek yüreğimde…

Ferda Balkaya Çetin
O6.12.2009/iL GAZETESİ

7 Şubat 2011 Pazartesi

rüzgârlı ağaçlar zamanı


…ağaçlar rüzgârın salınımında iken  tüm şehir puslu bir perde ile örtülmüştü.
Her an başka renklere bürünen ufukta, yavaş yavaş sonra birden kaybolan güneş; içimizdeki güzellik ihtiyacını sanata dönüştürücesine geriye bırakıyordu izlerini.
   Güneşin ufukta kırılan tüm renklerine tanıklık ederken tutulan nefesler, bir su damlası oluyordu gözlerimizden içine akan…
   İşte o an ressam fırçasını kullanacaktı, şair; kalemini…
   Damarlarımızda kan yerine dolaşan duygularımız ise, ruhumuzun derinliklerinden gelen eşsiz bir ezgi gibi…
  Karışacaktı yağmur sonrası dinginliğindeki gökkuşağı, iç dünyamızın renklerine…
  Eşsiz bir müzik gibi devam edecekti çalmaya doğduğumuz gün bizim için ayrılan yerde…
  Bir fırsattı belki de hayata ümitle bağlanabilmek için tabiatın güzelliklerini görebilmek... Yaşama sevincini yitirmemek…
  Yıllar, zorlukları öğretirken insana kendisini korumayı da öğretiyor.  Saklıyor bizi yaşadığımız şehir. Sonra da çekip alıyordu üzerimizden o sis perdesini. Eskitiyor fakat eskimiyordu zaman. Buğulu baktırıyordu erguvan renklerle değişen mevsimlere…Yağmur gözlerimizden yağıyor, güneş yüreğimizden yansıyordu evrene…
  Ve biz bu ikilemde yol alıyorduk yavaş yavaş; ağaçlar rüzgârın salınımında iken…  

2 Şubat 2011 Çarşamba

Bir Ulu Çınar

Doğa sevgisiyle dopdolu bir liderin " Yürüyen Köşk" hikâyesindeki "Ağaç kesilmeyecek, bina kaydırılacak." emri ile kurtulan bir ağaç o...
Köşklerin, sarayların en nadide köşelerini süslerken olanca ihtişamıyla, bir tarih saklıyordu gövdesinde; Osmanlı'yı!..

"Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni...
tepemde bir de çınar olursa..." diyen Nazım Hikmet'in hasret kokan dizeleriydi "Vasiyet" adlı şiirinde. Şairin gölgesinde huzur içinde uyumayı arzu ettiği bir ağaç o...

Ve,
"Eğer durabilirsek bir gün gövdelerimizde dimdik, çınar gibi.
Mesela çınardan öğrenirsek eğer bir miktar direnci, dik durmayı.
Biz de yalancı bahar olmaktan kurtulur, "insan" oluruz belki." diye örnek gösterilen bir ağaç o.
Çınar!..
Osmanlı'nın ihtüşamına kendi ihtişamıyla tanıklık etmiş asırlık bir ağaç...
Bir sembol.

***
Ne zaman çınarla ilgili bir yazı, bir şiir okusam; ailemiz içindeki saygınlığı, duruşu, asaleti, direnci, sabrı, yerinde konuşması ile Akile Teyze'm gelir aklıma...
Yüzüne eklenmiş her bir çizgi yılların acımasızlığını taşımasına rağmen o hâlâ bir ulu çınar gibidir tüm heybetiyle.
An olur gizleyemez yüzündeki yorgunluğu, bakışlarındaki hüznü.
Yine de bilir baş eğmeden dimdik durmayı.
Kalabalık içinde gönlümüzün, gözlerimizin görmek istediği kişidir Akile Teyze'm.
Açmıştır kollarını bize, çocuklarına, sevdiklerine...
Öyle bir sevgi sunarki gözleriyle, çeker kendisine hepimizi, bir ulu çınar gibi. Sığınmışız gölgesine.
***
Hepimizin hayatında bir Akile Teyze vardır, varlığından güç aldığımız.
Arayın, sorun hatırını, sevgiyle bakın gözlerine.
Bir de ilgisizliğin acı çizgileri düşmesin yüzüne...

ferda balkaya çetin

Atatürk'e Övgüler...


      “Bir dehaydı O. Ondaki akıl, zeka, ileri görüşlülük, yurt ve ulus sevgisi kimde vardı ki? Yedi düvele karşı nasıl da meydan okumuştu yarabbi. Ah Atatürk ahhh!.
      Yalnız büyük bir komutan değil, büyük bir devrimci, büyük bir devlet adamıydı aynı zamanda. Çürümüş imparatorluktan yepyeni bir cumhuriyet yarattı. O kadar devrimi çok kısa bir zamanda gerçekleştirdi. Of Atatürk offf!.
      Saçları altın gibiydi. Gözleri deniz mavisi. Kalem gibiydi parmakları. O boy, o endam, o kaş, o göz ondan başka kimde vardı ki? Güzeller güzeliydi O. Vah Atatürk vah!..
     Atatürk’ten sonra iktidara gelenlerden hiçbirisi Atatürk’ün yerini tutamadı. O’nun yaptıklarını yapamadı. Başımızda Atatürk  gibi bir adam olmadan kalkınmamıza olanak yok. Bize Atatürk gibi bir önder gerekli. Atatürk yaşasaydı böyle mi olurduk biz? Atatürk ölmeseydi çoktan kalkınırdık. Tanrıdan bir mucize olsa da Atatürk dirilse veya yeni bir Atatürk çıksa ortaya. Bakın o zaman nasıl düzelirdi, nasıl kalkınırdı Türkiye. Oh Atatürk ohhh’..”

   - Sömürülen Atatürk ve Atatürkçülük
   Asım Aslan-
  ***
   
     “Allahım, bana bu evladı vatanı kurtarmak için gönderdiğine inanıyorum.”  1923- Zübeyde Hanım

      Çocukken,
      Ata’yı sevme nedenim oldukça netti:
      Yurdumuzu düşmanlardan kurtarmıştı.
      Şimdi,
     Ata’yı sevmenin O’nun fikirlerini, ilkelerini, ülküsünü yaşatmak; devrimlerine sahip çıkmak,
     Ata’yı sevmenin O’nu anlamak olduğunu biliyorum.
     Üstün dehasıyla,
     Bir milletin, insanlığın kaderini değiştiren,
     Benzersiz özelliklerini kişiliği ile bütünleştirip çağa damgasını vuran eşsiz bir lider olduğunu biliyorum.
     Fransa eski başbakanı  Edouard Herriot Atatürk için şöyle diyor:
     “Esasen, büyük şefi yakından tanıyanlar onun bakışlarındaki kudreti, sözcüklerindeki sıhhati, şahsındaki enerjiyi, bilgisinin genişliğini ve örnek olmak hususundaki nüfuz ve tesirini belirler. O, cezp eder, ikna eder, itimat telkin eder ve bütün millet onun peşinde yürür.”
      Ve  Atatürk için diğer  söylenenlerden…

     “Arkadaşlar! Yüzyıllar pek nadir olarak dâhi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki, o büyük dahiyi çağımızda Türk ulusu yetiştirdi. Mustafa Kemal’in dehasına karşı elden ne gelir?”
Loyd George
***
   “Yaradılışının birçok güzellikleri ve birçok büyüklükleri vardır. Fakat şüphe yok ki mükemmel bir insan, bütün güzelliklerden ve büyüklüklerden yüksektir. Buna gönülden iman etmek için, Büyük Atatürk’ün huzurunda bir an bulunmak kafi geliyor.”
İbrahim Alâettin Gövsa
***
   “Atatürk, pozitif düşüncenin, çağdaş medeniyetin, insan haklarının, demokrasinin, sosyal hukuk devletinin daima savunucusu, özgürlüğe susamış milletlerin önderi ve emperyalizmin, insan haklarını çiğneyenlerin
Amansız düşmanı olmuştur.”
Fethi Bolayır
***
   “Atatürk, özellikle bulunduğu toplumda kötümserlik duygularını derhal yıkayan ve memlekette çalışmak için, güçlü, ileri ve mutlu olmak için gereken neşe ve kudreti derhal çevresine aşılayan bir varlıktır.”
İsmet İnönü
***
     “Bu kudretli adamın umudu kuvvetle değil, zekâda ve haktaydı.”
Nurullah Ataç
***
     “Üzülmeyin O’nu görmedik diye!
      Geçici fanilerdik ki yalnız dünya gözü ile görülürler. O bir fani değildir; hayatında ve ölümünde, uzağında ve yakınında, her zaman O’nu görecek, ebediyete kadar daima O’nu duyacaksınız.”
Nurettin Artam
***
     “Dünya sahnesinden tarihin en dikkatli, çekici adamlarından biri geçti.”
Chicago Tribune
***
     “O büyük insan yalnız Türkiye için değil, bütün doğu milletleri için de en büyük önderdi.”
Emanullah HAN
Afgan Kralı
***
      “Atatürk, arkasında geleceğinden korkmayan kuvvetli bir millî devlet bırakmıştır.”
Çekoslavak, Bohemia Gazetesi
***
       “Devrin en centilmen, sözüne en inanılır, dostluğuna en güvenilir, devlet adamı Atatürk’tür.
İngiliz Basını
***
       “Atatürk’ü bütün hakikatiyle aramak, anlamak ve anlatmak Türk münevverinin baş vazifesidir.”
Hasan Ali Yücel

ferda balkaya çetin

29 Aralık 2010 Çarşamba

Kentli Olma Bilinci

Yaşadığımız şehrin yaşanabilir bir hale gelmesi biraz da bizim elimizde.
Şehir, içinde barındırdığı insanların sorumluluk ve duyarlılığı ile;
Doğal emanetlerin korunduğu,
Alt yapısının tamamlandığı,
Çöp ve izmaritlerin yere atılmadığı,
Kaldırımların araç ve dükkan sahiplerince işgal edilmediği,
Tertemiz bir çevresi olan sağlıklı bir kent görünümüne kavuşabilir.
Böyle bir şehirde yaşamak mümkün.
Bu anlamda yapılacak bireysel çabalar sonuçsuz kalmayacağı gibi "kentli olma" yolundaki bakış açımızı da geliştirecektir.
Bakış açısındaki farklılık eğitimden geçer.
Zaman ister, sabır ister.
Ve emek ister.
Nefes alınabilir bir şehir temeli oluşturur.
Şehirde yaşamak, sorumluluk taşımak demekse; şehrin düzenine ve birlikte yaşadığımız diğer insanlara saygı duymayı da gerektirir.
Çünkü kent, paylaşmak demektir.
Aynı cadde ve sokakları kullanmak, aynı parklarda oturmak, aynı sağlık hizmetlerinden faydalanmak, şehre anlam katan güzelleştiren insanlarla aynı dili konuşmak demektir.
İnsanları buluşturan, bir araya getiren toplu yaşama kültürü ve bu kültürün getirdiği duyarlılık; toplumsal barışı zedelemeden, kentlilik bilincinin oldukça zayıf olduğu Kırıkkale'mizde, tepkili vatandaş olmayı artık zorunlu kılıyor.
Köy kültüründen yıllardır kurtulamadığımız bir gerçek.
"Hemşericilik" in  ve hatır-gönül gözetmenin getirdiği plansız yapılaşmaların ötesinde,
"Çöplük görünümünde bir il" imajından duyduğumuz rahatsızlık sabrımızı bitirme noktasına getiriyor.
Bu şehirde yaşayan bir birey olarak bu sorumluluğun salt belediyeye ait olduğunu düşünüyorsak,
Kirlilik boyutunun gelinen noktasındaki temel nedeni oluşturan bu acı gerçeği de çıkarmış oluruz ortaya.
Hepimiz şehrin bir parçasıyız.
Yaşadığımız yerin yaşanabilinir bir yer olması ancak sorumluluklar üstlendiğimiz oranda ve ekolojik bir toplum bilinciyle gerçekleştirilebilinir.
Unutmayalım ki şehri insanlar yapar.
İçinde yaşayan insanlar güzelleştirir.
İnsanlardaki farklılıklar yansır çehresine.
Olumsuzlukları sorgulamadığımız,
Yapılması gerekenleri sürekli başkalarından beklediğimiz,
Ve tepkisiz kaldığımız sürece "birbirinin aynısı insanlar" gibi yaşamaya devam ederiz.

Ferda Balkaya Çetin
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...